Hıristiyanlık


Laodikeia’da Hıristiyanlığın Önemi ve Yedi Kilise


Aziz Paulus

Ortaya çıkışı ile birlikte başta Doğu Bölgeler olmak üzere hızla yayılmaya baş­layan Hıristiyanlığın Anadolu topraklarına ulaşması şüphesiz İsa’nın havarile­rinden olmayan Aziz Paulus’un yaptığı geziler sayesinde olmuştur. Aziz Paulus MS 10 yıllarında Tarsus’ta doğmuştur. Yahudilikte kullandığı asıl adı Saul idi. Zaten “Elçilerin İşleri” kitabının ilk bölümlerinde adı Saul olarak geçmektedir. Yöredeki pek çok Yahudi gibi o da Roma yurttaşlığını kazanmış bulunan bir aileden geldiği için Romalı adı “Paulus”u da kullanmaktaydı. İncil’in “Elçilerin İşleri” bölümünün anlattığına göre Yahudi yetkililerden almış olduğu bir mek­tupla Şam’a giderken, gökte bir ışık parlar. Aziz Paulus yere düşerken kendisine bir sesin “Saul, Saul neden bana zulmediyorsun” diye seslendiğini duyar ve “sen kimsin ey efendim?” diye sorar. Ses de “ben senin zulmettiğin İsa’yım!” diye yanıtlar. (Elçilerin İşleri 9: 5)

İşte bu karşılaşma Paulus’un yaşamında bir dönüm noktası olur. Daha önce amansız bir biçimde karşı çıktığı bu yeni inancın en ateşli savunucusu olur ve onu yaymak için yolculuklar yapar, topluluklara mektuplar yazar. İşte bu mektuplardan biri de Laodikeia’ya gönderilmiştir. Laodikeia’ya Aziz Paulus tara­fından gönderilen bu mektubu yakın arkadaşı Kolossaili Epaphras vasıtasıyla Efes’ten yolladığı ve mektubun hem Kolossaililere hem de Hierapolis ve Lao­dikeialılara gönderilmiş ortak bir metin olduğunu biliyoruz. Bu konu İncil’de şöyle geçer; “…Tanrının isteği ile İsa’nın elçisi atanan ben Paulus ve kardeşimiz Timoteyus’tan Kolossai’de bulunan ve tanrıya iman eden kutsal kardeşlere selam. Babamız Tanrı’dan size lütuf ve esenlik olsun …”. Mektubun bir bölümünde “…Yunanlı ve Yahudi, sünnetli ve sünnetsiz, barbar (yabancı), İskit (Türkler) köle ve özgür ayırımı yoktur. Tanrı her şeydir ve her şeydedir …” ifadesi yer alır. Yeni din bu eşitlik ilkesi, yardımseverlik, hoşgörü anlayışından dolayı, Roma baskısı altında olan insanlar arasında hızlı bir şekilde yayılmıştır.

Mektubun son selam bölümünde ise Aziz Paulus hapishane arkadaşlarının (Thikus, Aristarkus, Markos vd.) Hierapolislilere, Laodikeialılara ve Kolossailile­re şükran ve selamlarını iletir. Ve son bölümler şu şekilde devam eder. “…Gerek sizin için gerek Laodikeia ve Hierapolis’te bulunanlar için çok emek verdiğine tanıklık ederim. Laodikeia’daki kardeşlere, Nimfa’ya ve onun evindeki topluluğa selam edin. Bu mektup aranızda okunduktan sonra, Laodikeia topluluğuna da okunsun. Sizde Laodikeia’dan gelecek olan mektubu okuyun... Ben Paulus bu selamı kendi elimle yazıyorum. Zincire vurulduğumu unutmayın. Tanrının lütufu sizinle birlikte olsun …”.

Anadolu’nun M.S. 1. yy’daki sosyo-ekonomik yapısına bakıldığında Lao­dikeia kenti Batı Anadolu’nun büyük merkezlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Aziz Paulus’un Efes kentine kadar yaptığı üçüncü yolculuğu sırasın­da Laodikeia Kilisesinde okutulması için bir mektup göndermesi de kent nüfu­sunun bu dönemde Hıristiyan bir topluluğu barındıracak yoğunlukta olduğunu göstermektedir.


Laodikeia Yahudileri ve Ticaret

Hıristiyanlığın ilk yıllarında her ne kadar toplumsal iç dinamiklerin yeni dine geçişte belirleyici bir rolü olsa da kentlerin sahip olduğu Yahudi nüfus, yayılımı tetikleyici bir diğer etkendir. Laodikeia kentinin de yoğun bir Yahudi cemaati­ne ev sahipliği yaptığı hem antik kaynaklarla hem de son yıllarda kentte yapı­lan kazılar sonucu arkeolojik verilerle ortaya konmuştur. Seleukos Kralı III. Antiokhos’un (M.Ö. 223-187) 2000 Yahudi aileyi Mezopotamya topraklarından alarak Frigya ve Lidya kentlerine yerleştirdiği bilinmektedir. Kendisi de bir Sele­ukos kuruluşu olan Laodikeia’da da böyle bir entegrasyonun yapılmış olması kaçınılmazdır. Yine M.Ö. 62 yılında Prokonsül Lucius Valerius Flaccus tarafın­dan el konulan Kudüs altınları arasında Laodikeia’lı Yahudilere ait yaklaşık 10 kilogram altın da bulunmaktadır (Cic. pro. Flacco 28. 68). Elde edilen bu rakam Laodikeia Yahudilerinin Kudüs tapınağına vergi olarak ödedikleri altın miktarını göstermekle birlikte dönemin vergi düzeni temel alınarak bir hesapla­ma yapıldığında kentte yer alan yetişkin Yahudi nüfusunun yaklaşık 7500 civarı olduğunu göstermektedir.

Laodikeia, antik yol güzergâhları üzerindeki kavşak noktasında olması, topografik yapıya bağlı Seleukos politikasına uygun yer seçimi, askeri, idari ve ekonomik konumu sebebiyle bölgenin merkezi konumundadır. Roma İmparator­luk Dönemi’nde, kent stratejik öneminin de etkisiyle daha da büyümüş, ticarette özellikle de yün ve tekstil ticaretinde adını duyurmuştur. Antik Dönem’de büyük üne kavuşan Laodikeia yünlü dokuma ürünleri, İmparator Diocletianus’un (M.S. 284-305) M.S. 301 yılına ait fermanındaki fiyat genelgesine de girmiştir. Roma İmparatorluk Dönemi ile birlikte kentin kazandığı bu ticari kimlik ve kentte yaşanan ticari devinim, hem sanat hem de dini açıdan yeni akımların kente kolay­ca girmesini ve tanınmasını sağlamıştır.


Aziz John (Yuhanna)

St. Paulus’un öldürülmesinden sonra St. John, Efes Kilisesi’ne bağlı kiliselerin başına geçerek İncil’ini burada yazar. Aslında St. John’un Efes’te çok uzun bir süre kalmadığı yaygın bir kanıdır. Bazı kaynaklarda St. John’un Patmos Adası’na sürgün edildiği ve İncil’in son bölümü olan “Vahiy”i burada tamamladığı öne sürülmektedir. St. John o dönemin geleneğine uyarak kitabın başında önce ken­disinden söz eder. Sürgündeyken Efes’in yaklaşık 90 km güneybatısında bulu­nan taşlık, çorak bir yer olan Patmos Adası’nda, muhtemelen taş ocaklarında zoraki olarak çalıştırılıyordu. Mahkûmlar ve sürgünler yorgunluktan şartların ağırlığından kırılıyorlardı. Oradayken tanrı, St. John’a göründü ve ondan; “…gördüklerini, o anda olanları ve daha sonra olacakları yazmasını istedi (Vahiy 1: 19-20). Aynı zamanda bu yazdıklarını tek tek isimlerini sıraladığı Yedi Kilise’ye gönder; “…Gördüklerini kitaba yaz ve yedi kiliseye, yani Ephesos, Smyrna, Per­gamon, Thyatira, Sardeis, Philadelphia ve Laodikeia`ya gönder” diye buyurdu (Vahiy 1: 11).

Anadolu’daki Yedi Kilise’ye karşı Tanrının bildirilerini içeren bu bölüm içeri­sinde Laodikeia’ya gönderilen mektupta şöyle der “…Ve Laodikeia’da olan kili­senin meleğine yaz: Âmin sadık ve hakiki şahit, Allah’ın hilkatinin başlangıcı, bu şeyleri diyor. Senin işlerini bilirim. Ne soğuksun, ne de sıcak, keşke soğuk yahut sıcak olsaydın, böylece ne sıcak, ne de soğuk, ılık olduğun için, seni ağzımdan kusacağım. Mademki zenginim ve zenginleştim ve ihtiyacım yoktur diyorsun ve zavallı ve acınacak halde fakir ve kör ve çıplak olduğunu bilmiyorsun; zengin olasın diye ateşle tasfiye edilmiş altın ve giyinesin ve çıplaklığının ayıbı görülme­sin diye beyaz esvap ve göresin diye gözlerine sürmek için göz ilacı satın almayı sana nasihat ediyorum. Ben sevdiklerimin hepsini tevcih ve tedip ederim. Şimdi gayretli ol ve tövbe et. İşte kapıda duruyor ve çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa onun yanına gireceğim ve ben onunla ve o benimle akşam yemeği yiyeceğiz. Ben nasıl galip oldum ve Babamla Onun tahtında oturdumsa, galip olana da benimle benim tahtımda oturmayı vereceğim. Kulağı olan işitsin, Ruh kiliseye ne diyor.”(Vahiy 3:14-22)

Sitem ve nasihat içeren bu mektup aslında Laodikeia’ya özgü bazı nitelik­leri de ortaya koyması açısından önemlidir. Mektupta geçen “Ne sıcaksın ne soğuk” suçlaması Lykos vadisi kentleri arasında soğuk sulara sahip Kolossai ve sıcak kaynaklara sahip Hierapolis’in aksine, Laodikeia’ya modern Denizli sırtlarından künk sistemleriyle getirilen ılık suyla bağlantılı olarak kullanılmış olmalıdır. Bugün bile İngiliz dili içerisinde “Laodicean” kelimesi hiçbir görüşü olmayan, kaygısız ve alakasız anlamında kullanılmaktadır. Yine kentin ticaretle kazandığı zenginliğe vurgu yapılmış finans ve bankerlik merkezi olması nede­niyle rafine edilmiş altınlardan bahsedilmiştir. Kentin en önemli üretim alanını oluşturan tekstil ürünleri ise “giyinesin diye beyaz esvap” cümlesi ile simgesel bir anlam kazanmıştır. Diğer taraftan Laodikeia’da bir tıp okulunun varlığı antik yazarların anlatımları, kazılarda ele geçirilen yoğun tıp aletleri ve kent sikkeleri ile bilinmektedir. Özellikle Laodikeia’lı doktorların göz hastalıkları konusunda uzmanlaştığı ve “Frigya Tozu” olarak antik dünyada ün salmış bir merhem geliş­tirdikleri yine çeşitli antik kaynaklarla günümüze kadar ulaşmıştır. Mektupta geçen “göresin diye gözlerine merhem al” sözleri göz konusunda uzmanlaşmış bu tıp okulu ile bağlantılı olmalıdır.

St. John’un ölümünden sonra da vasiyeti üzerine bugün de kendi adıyla anı­lan kilisedeki yerine gömülür. Hıristiyanlığın Efes’te güç kazandığı M.S. 4. yy’da mezarı üzerine ahşap çatılı bir kilise yapılır. Bizans İmparatoru Iustinianus Dönemi’nde (M.S. 527-565) ise bugün kalıntılarını Selçuk, Ayasuluk Tepesi’nde gördüğümüz büyük kilise yapılır.


Laodikeia Konsili (M.S. 343-381)

Laodikeia kenti, Hıristiyanlığın ilk yıllarında kazandığı önemini ilerleyen yüz­yıllar içerisinde de devam ettirmeyi başarmıştır. Özellikle Hıristiyanlık adına M.S. 4. yy’da yaşanan olumlu gelişmeler Laodikeia’da izlenebilmektedir. Bu yeni dönemin başlangıcı, I. Constantinus’un (M.S. 306-337) tahta geçmesiyle başlar. Roma İmparatoru I. Constantinus (Büyük Konstantin) öncelikle Doğu’da yeni bir din olarak güçlenen Hıristiyanlığı, M.S. 313 yılında, imparatorluğun eşit din­lerinden birisi olarak tanıdı. Bu bir bakıma, yıpranan Roma yönetimi için yeni, güçlü ve dinamik bir dayanak, bir toplumsal destek bulma çabasının sonucuydu. Çünkü yeni din, özellikle Doğu topraklarında görmezden gelinemeyecek denli güçlü bir toplumsal tabanı, daha M.S. 3. yy’da edinmişti ve bu diri güç, çökmekte olan Roma İmparatorluğu’nu tekrar diriltecek toplumsal dinamiği sağlayabilir­di. Bu gerçeği gören I. Constantinus, M.S. 312’de, Ortak İmparator Maxentius’u yenerek saf dışı bıraktığı Milvian Köprüsü Savaşı’nda, savaştan önce gördüğü bir rüyayı yorumlayarak askerlerinin kalkanlarına ve labarumun üzerine İsa’nın (Iesus Khristos) baş harflerinin üst üste getirilmesinden oluşan christogramı koy­durmuş ve zaferini de buna bağlamıştır. Sözü edilen bu sembol Laodikeia’da sık kullanılmıştır.

Her ne kadar siyasi kaygılarla yeni bir dönemin kapıları açılmış olsa da Anado­lu halkları arasında önlenemez bir yükselişe geçen Hıristiyanlık bu yeni dönemin ana eksenini oluşturmaktadır. Bu noktada Hıristiyanlığın serbest bırakılmasıyla birlikte sosyo-ekonomik ve ruhani dengeler değişmeye başlamış, bunun sonucu olarak da İncil yorumu, ibadet ve kilise nizamının belirlendiği Konsil toplantıla­rının yapılması kaçınılmaz olmuştur.

M.S. 325 yılında Nicaea (İznik) Konsili’nin toplanmasıyla başlayan bu süreç içerisinde Laodikeia’da kesin tarihi belli olmamakla birlikte M.S. 343-381 tarih­leri arasında yapıldığı bilinen bölgesel fakat Hıristiyanlık için belirleyici karar­ların alındığı önemli bir konsil toplanmıştır. Bizanslı antik yazarlar Zonaras ve Balsamon’a (M.S. 12. yy) göre Asya’nın birçok bölgesinden kilise babaları bu top­lantıda bir araya gelmiştir. Yapılan toplantıda Hıristiyanlık âlemini etkileyen ve aynı zamanda ekümenik konsillerde belirleyici bir rol oynayan toplam 60 kanun ortaya çıkarılmıştır. Bunlar arasında, Yahudilerin kutsal günü olan Şabat’ın Hıristiyanlarca kutlanmaması ve sadece Pazar gününün kutsal kabul edilmesi, Hıristiyanlık literatüründe ilk kez ambon kelimesinin kullanıldığı XV. Kanunda ambona kutsanmamış kimselerin çıkmaması gibi önemli kanunlar yer alır.

  

  


Bu site Laodikeia Kazı Başkanlığı tarafından hazırlanmıştır. Site içerisinde yer alan ögelerin tüm kullanım hakları saklıdır.